Aydın Osmaniye Gazetesi

HASTALIKLAR VE İNSAN

Ali SARIKAYA

30Ağustos2013, 10:24

Ali SARIKAYA

Ömür bir sermayedir. Allah’ın insanlara bir lütfudur. Her sermaye sahibi kar etmek ister. Aklı başında hiçbir insan sermayesini neticesiz bir ticaret için harcamak istemez. Kârlı olmayan bir işe sermayesini yatırıp da zarar etmek istemez. Sermaye kâr etmek için vardır.

İnsanın en kıymetli sermayesi, ömrüdür. Ondan daha kıymetli bir sermayesi yoktur. Ömrü için feda etmeyeceği bir dünyalığı yoktur. Bu derece kıymetli olan ömür sermayesini neticesiz ve kârsız bir ticaretle heba etmek istemez. Aklın gereği, bu çok değerli sermayeyi en kârlı bir ticarete yatırmaktır. Hastalıklar ve sıkıntılar, sabretmek şartıyla, ömür sermayesini bereketlendiren, kârını artıran ve ömrü meyvedar eden sebeplerdendir.

Hastalıklar insanı Allah’a daha çok yaklaştırmaktadır. Basit bir hastalık bile bu dünyanın fani ve geçici olduğunu, ömür sermayesinin ebedi olmadığını, bu dünyada ebedi olarak yaşamayacağını hatırlatmaktadır. Mademki burada ebedi kalınmayacak, o halde ileride kalacağı ebediyet yurdu için bir şeyler hazırlaması elzemdir diye düşünecektir. Hayatına bir yön verecek, onu en verimli şekilde kullanmaya çalışacaktır.

Hastalık ve musibetler, ömrü uzatıyor. Uzun bir ömürde kazanılabilecek neticeleri kısa bir zamanda sabır ve şükürle elde ediyor. Zaman olarak ömür uzamasa da meyveleri ve neticeleri itibariyle uzun bir ömür gibi neticeler hasıl ediyor. Hastalık ve musibetlere sabretmek başlı başına bir ibadettir. Onların Allah’tan geldiğini düşünüp Allah’tan gelene razı olup şükretmek o da ayrı bir ibadettir. Bunlarla beraber ibadetlerini aksatmadan devam etmesi ise ayrı bir karlı ticarettir. İç içe geçmiş üç ayrı ibadetin sevabını aynı anda almaktadır. Bu ise büyük bir kârlı ticarettir.

"O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde ’Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır’ derler." (Bakara Sûresi, 2:156.)

Bazen öyle hastalıklar vardır ki, bir saati bir gün ibadet haline getirmektedir. Bu ise hastalığa sabretmek sureti ile elde edilmektedir. Hastalığın şiddetine göre bu neticeler artmaktadır. Öyle musibetler vardır ki, bir dakikada insanı büyük bir veli haline getirmektedir. Bir dakikada şehit olan bir insan bir velayet mertebesini elde etmektedir. Onun başına gelen büyük ve can yakıcı bir sıkıntı olarak görünmekte ise de, elde ettiği sonuç o musibeti gayet küçük hale getirecektir. Savaşta ölen, suda boğulan, yangında ölen, göçük altında kalanlar böyle büyük bir neticeyi elde etmektedirler.

Hastalık ve musibetler insana aczini, fakirliğini hatırlatmaktadır. Allah’ın rahmet ve merhametine iltica etmesini sağlamaktadır. Vücudunun bile sahibi olmadığını hatırlatmaktadır. Bunların hepsinin birer emanet olduğunu düşünüp, emanet sahibinin rızasına uygun şekilde onları kullanmaya çaba harcayacaktır. Hayatın yönünü fani dünyadan baki tarafa döndürecektir. Asıl hastalığın bedende olan değil, ruhta ve kalpte olan hastalık olduğunu hissettirecektir. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasına razı olmak akıllı bir iş olmadığı gibi, bedene gelen basit bir ağrıdan vaveyla edip, bağırıp çağırmak ama iman ve ibadetteki kusurlarını görmemek, işte asıl hastalık budur. Böylesine bir hastalıktan çekinmek ve sakınmak lazımdır.

"Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığımda bana şifa veren de O’dur." (Şuarâ Sûresi, 26:79-80.)

“İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i ömrünü bâd-ı hava boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan."
İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.”
(Lem'alar, Sayfa 208)

Ömründe hiç hastalanmamış birisi, ömrün sonuna geldiğinde ancak şöyle feryat edebilir. Niyaz-ı Mısrî’nin dediği gibi der:

“Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber.”

Meyvesiz geçen bir ömrün kime ne faydası var?

Not:25 Ağustos 2013 günü vefat eden Güngör Karagüllü kardeşime Allah’tan rahmet, kederli ailesine baş sağlığı diliyorum.

ali_sarikaya@yahoo.com

Bu haber 1206 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

      RESMİ İLANLAR

      KÖŞE YAZARLARI

OKULLAR AÇILIYOR20Eylül2017

      HABER ARA


Gelişmiş Arama

     HAVA DURUMU