Aydın Osmaniye Gazetesi

ÜSTAD BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ

Ali SARIKAYA

22Mart2013, 16:37

Ali SARIKAYA

Vefatının 53. Yıl dönümü sebebiyle …

         Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğmuştur. Yıl 1978. Ağabeyi Molla Abdullah ile başlayan tahsil hayatı, çevrede bulunan medreselerde devam eder. Bunlar kısa süreli olanlardır. En uzun tahsil hayatı Doğubayazıt’ta Şeyh Mehmet Celali Hazretlerinin yanında olan üç aylık tahsil hayatıdır. Medrese usulü okunan bütün ilimleri burada kısa sürede bitirerek icazetini almıştır. Bugünkü deyimi ile hoca olarak medrese açma salahiyetini kazanmıştır.

         Üç devri yaşamış büyük bir insan. İmparatorluğun yıkılışını görmüş, 1. Dünya savaşı yıllarını yaşamıştır. Savaş yıllarında Pasinler cephesinde bin kadar gönüllüsü ile birlikte, alay kumandanı olarak savaşa iştirak etmiş, keçe külahlılar olarak anılan talebeleri ile birlikte Siirt, Bitlis ve Van’ın işgaline direnmiş büyük bir kahraman. Pasinler cephesinde iken yazdığı “İşaratü’l-İ’caz” adlı tefsiri daha sonra savaş yıllarının bir yadigarı olarak kağıdını Enver Paşa temin etmiş ve bu kitap bir savaş hatırası olarak bastırılmıştır. Hakikaten harika bir tefsir örneğidir.

         Bitlis savunması sırasında Ruslara esir düştü. Koşturmaya sevk edildi. Rus ihtilali sırasındaki karışıklıklardan da faydalanarak 1917 de firar ederek Kosturma, Petersburg, Varşova, Viyana, Sofya üzerinden 18 Haziran 1918 de İstanbul’a ulaştı.

         Enver Paşa’nın teklifi ile “Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye” azalığına tayin edildi. İstanbul işgali sırasında İngilizlere karşı gösterdiği harika kahramanlığından dolayı dikkatleri üzerine çekti. İngilizler, nerede görülürse öldürülmesi emri çıkardılar. Bu arada Anadolu hareketini de destekliyordu. Geçmiş bu büyük hizmetlerinden dolayı Ankara’ya davet edildi. 9 Kasım 1922 de TBMM de düzenlenen resmi “hoşamedi” merasimi ile karşılandı. Bu kendisi için yapılmış özel bir oturumdu. Mecliste dua etti.

         Milletvekillerine hitaben 10 maddelik bir beyanname neşretti. Bu beyannamenin ardından M. Kemal’le aralarında ciddi tartışmalar oldu. M. Kemal’in kendisine teklif ettiği, şark umumi vaizliği, milletvekilliği ve bir köşk teklifini reddederek Van’a gitti. Van’ın Erek Dağı’nda talebeleri ile birlikte inzivaya çekildi. Devlet bürokrasisinden uzaklaştı. Şeyh Said isyanı bahane edilerek buradan alındı. Hâlbuki isyana karşı idi. Bunu da açık bir şekilde ortaya koymuştu. Buna rağmen ömrünün sonuna kadar devam edecek bir sürgün hayatı başladı. 1926 yılı Mayıs ayı ortalarında önce Burdur’a getirildi. 1927 yılında Isparta’ya sonra da Barla kasabasına sürgüne gönderildi.

         Burdur’da Nurun İlk Kapısı adlı eserini kaleme aldı.

         Barla mübarek bir belde. Risale-i Nur Külliyatının büyük çoğunluğu burada yazıldı. Resmi ideoloji eline kelepçeyi takarken Allah onu iman ve Kur’an hizmeti için görevlendirmişti. O güne kadar izahı pek yapılamayan yüzlerce imani ve Kur’ani meselenin izah ve açıklamasını Allah’ın izni ile yapmaya muvaffak oldu. Öldükten sonra dirilme konusu bunların başında gelmektedir. Bu konuyu en iyi izah eden Bediuzzaman Hazretleri olmuştur.

         Türkiye, bağrından çıkardığı böylesine büyük bir mütefekkiri bir ömür boyu cezalandırma gibi bir garabeti yaşamıştır. Aydınlarının önüne, onu tanımamaları için korku dağları çıkarılmıştır. Akademik çevrelerin büyük bir kısmı, istisnalar hariç, böyle bir düşünürün varlığından habersizdir. Bir kısmı da yokluğa mahkum etme çabası içindedirler.  Avrupa filozoflarına meydan okuyan böyle büyük bir ilim adamını tanımamak, tanıtmamak, kucağında yetiştirdiği böylesine büyük bir ilim adamını iftiharla dünyaya takdim etmemek, büyük bir şark kurnazlığı gibi görünse de aslında bu ülkenin ve akademik çevrelerinin büyük bir eksikliğidir.

         Mehmet Akif’in “Victor Hugo’lar, Shakespeare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler"  Dediği böyle büyük bir düşünürünü, mahkemeden mahkemeye, sürgünden sürgüne göndermesini izah etmek mümkün müdür? Adına hayat denen şeyi, ona bir ömür boyu zindan edenler, bugün ona büyük bir özür borçludurlar. Hayat, ona hayatı zindan edenleri mahkum etmiş, onu ise haklı çıkarmıştır. Yüz yıl sonra da olsa, onun düşünceleri memleketin ufuklarında doğmaya ve aydınlatmaya devam etmektedir. Sanki güneşin önündeki perdeler açılmış, karanlıklar dağılmış, onun düşünceleri ufuklarla buluşmuştur. Zaten aydınlık olan düşünceleri, aydınlanmaya vesile olmaya başlamıştır.

         Bu kadar çile niçindir? Kendi ifadesi ile M. Kemal’e dost olmadığı içindir.

         Vehimlerin etrafa saldığı korkular sebebi ile yapılan gayri insani ve kanunsuz işler, bugün yüzümüzü karartmıştır. Bizi maddi ve manevi kurtuluşa ulaştırmaya çalışanları birileri boğmaya çalışmıştır. Bu insanlık adına işlenmiş bir ayıptır.

Üstad Bediuzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960 tarihinde Şanlıurfa’da vefat etti.

 

         60 ihtilalinden kısa bir süre sonra, dünyada çektirmedik eziyet, etmedik cefa bırakmayanlar, bu yetmemiş gibi kabrinde de ona rahat vermemişlerdir. Halilurrahman dergahındaki kabrini kırıp, naşını oradan alarak arşiv belgelerine göre Isparta’ya kaldırmışlardır. Hayatında huzura hasret bıraktıkları bu büyük insanı, kabrinde de huzura hasret bırakmışlardır.

Onların yaptığı haksızlık içinde o adaleti bulmuş, rahmete ermiştir. Bu durumu şöyle ifade etmketedir: “Halık-ı Rahîmin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse, her şey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. Felillâhilhamd rahmet-i İlâhiye yâr olduğu için; ehl-i dünyanın bana ettikleri envâ-ı zulmü, o rahmet-i İlâhiye envâ-ı merhamete çevirmiştir.” (Mektubat, s. 477)

O, bu dünyaya bir misafirhane olarak bakmıştır. Bir ömür boyu hep böyle yaşamıştır. Dünyalığının hepsi bir eliyle taşıyacağı kadardır. “Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misafirhane olduğunu yakinen iman edip bildim. Onun için, hakikî vatan değil, her yer birdir. Madem vatanımda bâki kalmayacağım; beyhude ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Madem her yer misafirhanedir; eğer misafirhane sahibinin rahmeti yar ise, herkes yardır, her yer yarar. Eğer yar değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.” (Mektubat, s. 75)

Bir ömür boyu eziyet çektiği halde hayata bu kadar güzel bakan, olumlu düşünen, onun hep güzel yüzünü gören, işte onu yücelten sebeplerden birisi de bu yönüdür. Büyüklük işte budur. Kötülük gördüğü insanları bile affedebilmektir. Kızgınlığını yenip insanları bağışlayanlar diye övülen Kur’an ahlakını o fiilen yaşamıştır. Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun. Bizlere de şefaatini nasip etsin. Amin.

ali_sarikaya@yahoo.com

Bu haber 904 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

      RESMİ İLANLAR

      KÖŞE YAZARLARI

OKULLAR AÇILIYOR20Eylül2017

      HABER ARA


Gelişmiş Arama

     HAVA DURUMU