Aydın Osmaniye Gazetesi

ERMENİ TÜRK KOMŞULUĞU ve KÜRTLERİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Doç.Dr.Mehmet CİHANGİR

11Ocak2011, 18:42

Doç.Dr.Mehmet CİHANGİR

Y. Doç. Dr. Mehmet CİHANGİR

Bahçe İlçemizde pırıl pırıl parlayan güneşli bir gün.

Daha önceden tanıdığı bir yeri görmüş de, yeni ile eski ile arasındaki farkı anlamaya çalışan biri çekingen ve ürkek biçimde çarşı içinde dolaşmakta.

Sanki gözleri bir tanıdık aramakta.

Gittikçe gözleri de nemlenen bu yaşlı adamı İslam Mahallesinden elinde bastonuyla oldukça yaşlı bir dede farkediyor.

Adeta donakalıyor yabancı adamı görünce.

“Miloşşşş” diye bağırıyor…

“Komşuuuu”.

Çarşı içindeki herkes bir anda dikkat kesiliyorlar olaya.

Yörede herkes biliyor ki Miloş bir Ermeni adı.

Eğer bu şahıs Ermeni ise ne geziyor buralarda?

Zira 1909 Yılındaki meşhur “kaç kaç” olayının ardından yaşanan olaylardan sonra Bahçe İlçesinde hiç Ermeni kalmamış…

İlçedeki iç savaş sonrası bütün Ermeniler terketmişler ilçeyi…

Herkes hayretler içerisinde iken iki yaşlı adam birbirlerine öyle bir sarılıyorlar ki…

Sanki kardeşler… Sanki 40 yıllık dostlar birbirlerine kavuşmuşlar.

Ağlaşıyor dedeler…

Uzun uzun.

Ve…

Yanılmıyor şehir halkı.

İlçelerine gelen yaşlı şahıs gerçekten Ermeni…

1909 Yılı Nisan Ayındaki iç savaş sonrası şehirden kaçıp gitmişler.

Komşularıyla helalleşemeden, alacaklarını, borçlarını bırakarak…

İslam Mahallesinin yaşlı dedesi soruyor:

Neden yaptınız o yanlışları Miloş komşu?

Cevap veremiyor yaşlı Miloş uzun süre…

Çarşı esnafı suskun…

Çarşıda gezinen halk suskun…

Etrafta uçuşan kuşlar, yerlerde su içen güvercinler bile susmuşlar.

Cevap bekliyorlar sanki.

Ama cevap gelmiyor uzun süre.

Adeta havada asılı kalmış soru.

Neden böyle yaptınız komşu?

Nitekim inler gibi bir ses çıkıyor yaşlı Ermeniden:

“Gençlerimize söz geçiremedik komşi. Ne kadar uğraştıysak söz geçiremedik.”

Yıl 1909.

İkinci Meşrutiyetin ilanıyla ülke bir hürriyet çılgınlığına düşmüş.

Tanzimat Fermanı yayınlanmış.

Kafire kafir demenin de yasaklandığı o meşhur ferman ülkeyi adeta sonu belirsiz bir girdaba sürüklemiş.

Avrupanın malum güçleri ülkedeki Ermenileri kışkırtarak Çukurova Bölgesinde bir Prenslik kurdurmak için uğraşmaya başlamış.

Şimdikinden farklı değil o dönemin idari yapısı.

Ermeni de vatandaş Türk de.

Devlet doğal olarak her iki vatandaşını da korumak zorunda.

Ancak kışkırtılan Ermeniler kalabalık oldukları yerlerde Türklere baskı ve zulüm yapmaya başlıyorlar.

Önce Adana’da başlıyorlar tahrike…

Sıra ırz ve namusa gelince Türklerle Ermeniler sokak çatışmalarına başlıyorlar.

Devletin gücü iki halkın arasına girmeye yetmiyor.

Ve sonuç…

2 bin civarında Türkü öldürüyor Ermeniler.

Ermeni nüfus halkın yüzde 15’ini oluşturmakta Adana’da.

Çoğunlukta olan Türkler ise yaklaşık 18 bin Ermeniyi öldürüyorlar.

Ancak Ermeniler bu sayının 21-22 bin olduğunda ısrarlılar.

Bunu fırsat bilen Avrupa’nın güçlü ülkeleri Ermenileri tam bir tahrikle kullanıyor ve bazı kayıtlarda onbinleri bulan silahlı Ermeni palikaryalarını Dörtyol sahillerine gemilerle getiriyorlar.

Olaylar uzun.

Ancak kaçınılmaz sonuç.

 Dörtyol’a getirilen Ermeniler bu ilçedeki Ermenilerle birlikte Erzin üzerinden Osmaniye’ye oradan o dönemde Ermenilerin yoğun olarak bulunduğu Bahçe’ye saldırıya geçiyorlar.

Tarihte meşhur “Kaç Kaç” denilen olay o günlerde yaşanıyor Osmaniye ve çevresinde.

Ermeniler kimi bulursa öldürüyorlar ve kadınların ırzına tecavüze kalkışıyorlar.

Bu korkuyla Dörtyol’dan Hasanbeyli İlçesine kadar olan alandaki Türkler çoluğunu, çocuğunu alarak dağlara kaçıyorlar.

Ve tam 13 gün süreyle aç susuz dağlarda yaşıyorlar.

Dörtyol’dan bu tarafa çoğalarak gelen silahlı Ermeni palikaryalarına o dönemde yine yoğun Ermeni nüfusunun yaşadığı Hasanbeyli’den de yoğun bir silahlı katılım oluyor.

Hedefte bu kez Bahçe İlçesi vardır.

Ermeniler Bahçeye ulaştığında Bahçe Müftüsü “Bu şartlarda Cuma namazı kılınamaz” fetvası veriyor. Kardeşi de Bahçe İlçesi Belediye Başkanı olan müftünün bu fetvası tüm halkı harekete geçiriyor. 

Müftü ve belediye başkanı iki kardeşin önderliğinde Ermeniler şehirden çıkartılıyor.

O dönemde Osmaniye’ye bağlı köylerin halklarının çoğu Çukurova’da ırgatlık yapmakta, pamuk toplamakta.

Bu insanların da yoğun desteğiyle Ermeniler geldikleri yerlere geri sürülüyorlar.

Ermenilerin bu mağlubiyetleri, zaten bahane arayan Avrupa’nın tepkisini çekiyor.

Önce Adana sonra bu bölgede yaşananlardan Osmanlı Hükümetini sorumlu tutup sorumlu Türklerin yargılanması için baskı yapıyorlar.

İyice zayıflamış Osmanlı bu baskılara dayanamayıp Adana’ya Cemal Paşa adlı valiyi gönderiyor.

İttihatçı gelenekten gelen bu vali Avrupa’ya hoş görünmek adına bölgede olanlardan Bahçe müftüsü ve belediye başkanını da sorumlu tutarak iki kardeşi Erzin’de şehir merkezinde yargılatıp çınar ağacında astırıyor.

Aynı çınar dalında asılı iki kardeş…

Yan yana…

Olaylar hikaye değil.

Nitekim bu durumu 90’lık yaşlı babama sorduğumda, ağzından şu dizeler dökülüveriyor:

“Müftümün sakalı kara

Yusuf’umu çekmen dara

Kefenleri boğazında

Asılmışlar sıra sıra”

Ve ekliyor doksanlık babam:

“Anaları, iki yavrusunun birden aynı çınara asıldığını görünce böyle söylemiş yavrum.”

Maalesef Ermenilerin yapamadığını içimizden biri olan bir vali yaptırıyor.

Aynı vali Müslüman halka nispet yaparcasına Ermeni çocukları için bugün Adana Fen Lisesi olarak kullanılan Ermeni Yetimhanesini inşa ettiriyor.

Ne hazindir ki bu valinin adı hala Adana’nın en güzide semtinde yaşamaktadır.

Ancak sorun vali değildir.

Bahçe ilçesine gelen yaşlı Miloş bu olaylardan sonra şehri terketmek zorunda kalan bir Ermenidir.

Bahçe İlçesini ziyaret tarihi ise 1953’tür.

Neden halkı kışkırtıp da bu duruma düştünüz diye sorulan soruya işte böyle cevap vermektedir:

“Gençlerimize söz geçiremedik komşi. Ne kadar uğraştıysak söz geçiremedik.”

Keşke söz geçirebilselerdi.

Çünkü yüzyıllardır birlikte yaşamışlardı Türklerle Ermeniler.

İyi komşuluk ilişkileri oluşmuştu.

Çoğu mesleklerin ustaları Ermenilerdi ve Türkler onlardan sanat adına çok şeyler de öğrenmişlerdi.

Nitekim Osmanlı onlara “millet-i sadıka” yani sadık millet adını takmış, insanlarını devlet de çok üst görevlere bile getirmişti.

Tıpkı bugünkü kürtler gibi…

Kürtler bu ülkede bir azınlık falan değil bu ülkenin asli unsurlarıdır.

Gerek devlet içinde, gerek halk arasında itibar sahibidirler.

Türkler Kürtlere, Kürtler Türklere kız vermekte ve onlardan kız almaktadırlar.

Yani et ve tırnak kadar ayrılmaz hale gelmişlerdir.

Bir ayrışmayı kimsenin kaldıracak gücü yoktur.

Aksi durumda, anne Kürt - baba Türk veya anne Türk -  baba Kürt konumdaki çocuklar kendilerini hangi kimlikle ifade edecektir.

Kürt asıllı vatandaşlarımıza devlet içinde bir haksızlık da yapılmamaktadır.

İdeolojik olarak bireysel yanlış davranış sergileyenler olacaktır ve vardır da…

Ancak bu bireysel ve ideolojik tavırlar her gruba, her kimliğe yapılabilmektedir.

Az gelişmişlik, fakirlik ve yoksulluk da sadece Doğu ve Güneydoğu’nun kaderi değildir.

Ülkemizin pek çok özellikle de İç Anadolu Bölgesi’ndeki halkın çoğu Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı geri kalmışlığın da, fakirliğin de, yoksulluğun çok ama çok ötesindedir.

Tek farklılıkları Devlet anlayışına olan saygıları nedeniyle Devlete başkaldırıda bulunmamalarıdır.

Ortak kaderleri belki de yaşadıkları coğrafik bölgelerin benzerliğidir.

Siyaseten farklı ancak benzer tepkiler verme nedenlerine bir de bu pencereden bakılmalıdır.

Ve kürt vatandaşlarımız geçmişte ülkede yaşanan olaylardan ders çıkarmalıdırlar.

Bugün bir Türk’ün adını Ermeni ile yanyana getirmek yürek ister.

Bir Türk’e “Ermeni” deseniz katlinize fetva çıkartır.

Aynı hassasiyetin Ermenilerde olduğuna da şüphe yoktur.

Tarihçiler Türklerin en korktuğu şeylerin başında, bireysel olarak geçmişte beraber ve birarada yaşamalarının sonucu olarak “Ermeni kökenli çıkmak” olduğunu ifade ediyorlar.

İlginçtir aynı korku Ermenilerde de vardır. Okumakta olduğum bir makalede Ermenilerin de en büyük korkularının Türk asıllı çıkmak olduğu yazmaktadır.

Yani o kadar güzel komşuluk, arkadaşlık ve dostluklar yaşayan iki millet arasındaki ilişki, yaşanan olaylar nedeniyle bu kadar korkunç bir öfkeye dönüşmüştür.

Bu öfkeden ders çıkartılmalıdır.

Bugün adı konulmamış başka bir başkaldırı yaşanmaktadır bu ülkede.

Özerklik, iki dillilik, iki dilli levhalar gibi ülkenin bölünmesine yol açabilecek eylemlerin masum demokrasi kılıfında sunulmasını hayretler içerisinde takip etmekteyiz.

Yaşananlar ortada.

Türk halkı sağduyulu ancak tedirgin biçimde izlemektedir olayları.

Bilinmelidir ki bugün dünden çok daha endişelidir bu halk.

Geçmişten mutlak surette ders almalıyız.

Yıllardır Doğu ve Güneydoğuda gençlerin içinde görev yapmış birinin gözlemleri olarak söylüyorum…

Gençler kışkırtılmakta hedefe doğrudan devlet konmaktadır.

Olayların arkasındaki güçler, olgun yaşlarda ideoloji kazandırmanın zorluğunu bildiklerinden küçük yaştaki çocukları, ilköğretim, ortaöğretim ve nihayet üniversite yaşındaki çocukları ideolojik eğitimde hedef seçmekteler.

Kendilerince başarı da sağlamaktalar.

Küçücük, gencecik çocuklar ellerinde taşlar, ellerinde yanan molotof  kokteylleri devletin askerine, polisine ve devletin resmi kurumlarına saldırmakta, yakmakta ve yıkmaktadırlar.

Daha görünmezleri dağda ve şehirlerde devletin askerini ve polisini kurşunlamakta, bombalamaktalar.

Yani Ermeni ayaklanmalarında olduğu üzere ön saflarda çocuklar ve gençler vardır.

Doğu ve Güneydoğu’da yaşadığım süre içinde çok sayıda arkadaşım oldu ve hala varlar.

Gördüğüm insanların tamamına yakını bu devleti en az benim kadar seven insanlardı.

Ama bugün görüyorum ki bu insanların çoğunun çocukları da artık sokaklarda şiddetin içinde…

Peki…

Düz mantıkla cevaplanması amacıyla soruyorum.

Devlet otoritesi buna nereye kadar izin verecektir?

Bugün demokratik yapı nedeniyle mücadelede sivillere zarar verilmemeye dikkat ediliyor.

Ama birileri ısrarla “Biz demokratik özerklik ilan ettik. Belediyelerimizde artık kürtçe yazışmalar yapılacak. İşyerlerimizde de kürtçe levhalar asılacak. Buyurun ne yapabiliyorsanız yapın” gibi zorlamalar, “gerekiyorsa başbakan öldürülür” gibi tahrikler yapmaya devam ederse, bu davranışlar er ya da geç demokratik veya anti demokratik biçimde karşılığını bulacaktır.

Bu şımarıklığa bir son verilmelidir.

Sayın başbakanın ılımlı yaklaşımları birilerini şımartmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bu konudaki çözümcül yaklaşımlar, farklı boyutlara çekilip suistimale devam edildiği sürece sayın başbakan da yaklaşımını değiştirmek zorunda kalacaktır.

Zira başbakan bu halkın oylarıyla iktidardadır, aynı halkın oylarıyla kolayca iktidardan düşürülebilir.

Sanırız ki başbakan da bu tehlikenin farkındadır.

Yaşanan sorunda sorumluluk büyük ölçüde anne-babalardadır.

Doğu kültüründe ailelerin çocukları üzerindeki etkileri çok ama çok fazladır.

Yaşanan olayların Dünya geneline bakıldığında bizi ve bu ülkeyi nasıl bir sonuca götüreceği açıktır.

Yaşananların bizi böyle bir sonuca götüreceği biline biline, yaşananlara gözümüzü kapatmamızı kimse bizden beklememelidir.

Bu halk tarihte 16 tane Türk Devleti kurmuş bir halktır.

Devlet kurmanın ve de onu korumanın ne kadar zor olduğunu bilmektedir.

Ancak devletin yıkılma,  bölünme sürecine girmesi durumunda, Türk halkının en sert tepkiyivereceğinden de kimse şüphe duymamalıdır.

Bugün 1909 yılında başlayan Ermeni ayaklanmasının üzerinden tam yüz yıl geçmiştir.

Ümit ediyoruz ki, bu makalenin yazarı misali bir yazar ileri bir tarihte şöyle yazmasın:

Ülkemizin herhangi bir yerinde pırıl pırıl parlayan güneşli bir gün.

………

Yaşlı Türk, eski Kürt komşusuna soruyor:

Neden yaptınız o yanlışları komşu?

Cevap: Gençlerimize söz geçiremedik komşu. Ne kadar uğraştıysak söz geçiremedik…

……….

Lütfen tarihten ders çıkartınız.

Ermeni kelimesi gibi Türk sözcüğü ile yanyana getirilmesi yürek isteyen başka kelimeler ortaya çıkmasın.

Bu nedenle de;

Lütfen gençlerinize sözünüzü dinletiniz…

Ne kadar uğraşırsanız uğraşınız ama sözünüzü dinletiniz…

Bu haber 2581 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

      RESMİ İLANLAR

      KÖŞE YAZARLARI

OKULLAR AÇILIYOR20Eylül2017

      HABER ARA


Gelişmiş Arama

     HAVA DURUMU