Aydın Osmaniye Gazetesi

MissSare

PEYGAMBERİMİZİN ÂLİ-2

Ali SARIKAYA

01Aralık2012, 22:41

Ali SARIKAYA

Peygamberlik noktasından bakıldığında, Peygamber Efendimizin (a.s.m) gözünde abânın altında bulunanların özel bir yeri vardır. Çünkü onlar, çok önemli bir silsilenin birinci halkalarıdır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) nübüvvet nuru ile görmüştür ki bunların neslinden büyük âlimler, kutuplar, din hameleleri çıkacak ve kıyamete kadar İslam’ın bayraktarlığını yapacaklardır. Nübüvvet iksirinin en esaslı hameleleri bunlardan çıkacaktır. Cibilli taraftarlıkları ile sarsılmaz birer Kur’an ve Sünnet hamelesi ve tatbikatçısı olacaklardır. Nübüvvet nuru ile asırların arkasını gören Peygamber Efendimiz (a.s.m) onların neslinden gelecek olan evliya ve kutupları gördüğü için onlara özel bir ihtimam göstermektedir. Onlara olan bu sevgi, sadece onların şahıslarına ait olmayıp gelecek asırlarda ortaya çıkacak olan bu silsilenin devamı hükmündeki bütün alimlerin ve din büyüklerinin başını okşama, onları taltif etme, onların hizmetlerini tebrik etme anlamına gelmektedir. Asırların geçmesi ile ümmetin sarsıntılar yaşadığı zamanlarda bu abâ altında bulunanların neslinden gelen ve dağlar gibi dik duran, sarsılmaz kutup yıldızları insanlığa rehberlik edecek ve yol göstereceklerdir. (Nursi, Bediuzzaman Said, Lem’alar, s. 26) bu sevgiden onların da payı olacaktır.

Burada ifade edilen, bir akraba kayırmacılığı değildir. Bunlara olan bu sevgi, sadece kızı, torunları ve damadı olmasından dolayı değildir. Aslında bu ailevi yakınlık da sevgi ve şefkate layıktır. İnsan olarak herkes akrabasını sever. Bu onun en doğal hakkıdır. Buradaki sevgi ise akrabalıktan daha ileri bir sevgidir. Allah’ın gönderdiği mukaddes dini, burada sözü edilen kimseler ve onların gelecek nesilleri, şan ve şerefle, herkesten daha gayretli, taraftarlıkta herkesten daha ileri bir şekilde asırların arkasına taşıyacaklarını gördüğü için o gelecek parlak istikbal adına onlara ihtimam göstermekte, o silsilelerin başları olması hasebiyle onları bu şekilde taltif etmektedir. Onlara gösterilen bu iltifat ve imtiyazdan, Abdülkadir-i Geylani (r.a.), İmam Şafi (r.a.) Bediuzzaman Said Nursi (r.a.) gibi bu silsileden gelen büyük insanların hissesi vardır.

Dini anlama ve anlatmanın en büyük çile ve sıkıntısını bu zincirin halkalarından gelen büyük insanlar çekmişlerdir. Bu uğurda her türlü tehlikeyi göze almışlardır. Şiddetli esen fırtınalara karşı dağlar gibi sebat etmişler, sarsılmamışlardır. Dinin doğru yorumu için her türlü sıkıntıya katlanmak zorunda kalmışlardır. Gece kararlıkları gibi hücum eden fitnelere karşı muhteşem, sarsılmaz setler olmuşlardır. İşte Said Nursi’nin yaşadığı hayatın kelimelere dökülmüş hali olan o muhteşem ifadesi bu durumu veciz bir şekilde anlatmaktadır: “Cemiyetin îmânı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı fedâ ettim; helâl olsun. Onlara bedduâ bile etmiyorum. Çünkü, bu sâyede Risâle-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yâhut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyâde-îmânını kurtarmaya vesîle oldu. Ölmekle, yalnız kendimi kurtaracaktım, fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar îmânın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
"Sonra, ben, cemiyetin îman selâmeti yolunda âhiretimi de fedâ ettim. Gözümde ne Cennet sevdâsı var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin îmânı nâmına bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin îmânını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistân olur."
(Nursi, Bediuzzaman Said, Tarihçe-i Hayat, s. 544)

On dört asrın arkasından bakarak bunları anlamak, hissetmek belki biraz zordur, ancak hayalen ve ilmen o zamanlara gidilerek onların yaşadığı hayatı hissetmek bir derce mümkün olabilir. Doğru İslam’ın bilinip yaşanması uğruna ne sıkıntılar çekildiği, ne büyük fedakârlıkların yapıldığı ancak o zaman görülebilir.

İslamiyet, Arap Yarımadasının dışına taşmış, çok değişik milletler İslamiyet’e girmişlerdir. İleride ortaya çıkacağı haber verilen, çoğunluğu ayrılıkçı olan yetmiş üç fırkanın tohumları bu dönemde atılmıştır. Hz. Ali (r.a.) böyle bir dönemde halife seçilmiştir. Kendisinden önceki iki halifenin şehit edildiği bir ortamda, “Hazret-i Ali gibi harikulâde bir cesaret ve feraset sahibi, Hâşimî ve Âl-i Beyt gibi kuvvetli, hürmetli bir kuvvet lâzımdı ki dayanabilsin. Evet, dayandı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın haber verdiği gibi, "Ben Kur’ân’ın tenzili için harb ettim. Sen de tevili için harb edeceksin." ( Nursi, Bediuzzaman Said, Mektubat, s. 100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 6:244; Müsned, 3:31, 33, 82)

ali_sarikaya@yahoo.com

Bu haber 954 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

      RESMİ İLANLAR

      KÖŞE YAZARLARI

OKULLAR AÇILIYOR20Eylül2017

      HABER ARA


Gelişmiş Arama

     HAVA DURUMU