Aydın Osmaniye Gazetesi

KÖPEKLERİN ASALETİ...

Doç.Dr.Mehmet CİHANGİR

25Nisan2012, 00:58

Doç.Dr.Mehmet CİHANGİR

28 Şubat tartışmaları ortada kırıla giderken…

O dönemin aktörleri birer birer gündeme gelmişken…

Geçmiş hatıralardan sadece biri, unutmak istediğim ancak acısının etkisiyle unutamadığım anekdotlarımdan birini okuyucularımla paylaşmanın okuyucunun hakkı olduğuna kanaat getirerek yazıyorum.

“Köpeklerin Asaleti”

Bu başlık ileride yazmayı planladığım romanımın adı.

İçerdiği konular da öyle.

Ancak…

Ömrüm buna yetmezse hakikaten çok üzüleceğim için hiç olmazsa kitabıma koyacağım anekdotlardan çok kısa bir tanesini bu yazımda kullanacağım.

Yer Sincan…

Hani 28 Şubat sürecinde dönemin kudretli generalinin balans ayarı çekmek için sokaklarında tanklar yürüttüğü Ankara’nın bahtsız ilçesi…

Anadolu’dan tayini çıkan çoğu memurun, kiralarının ucuzluğu, banliyö treni nedeniyle de ulaşımının kolaylığı nedeniyle seçtiği semt.

Aynı nedenle 1999’da tarafımca da ikamet edilen yaklaşık bir milyon nüfuslu merkez ilçe.

İşim Ankara Cebeci’de.

Eşim ise Sincan içinde bir lisede öğretmen.

Yıl 1999 ve günlerden Cuma…

Öğle sonu eve geldiğimde eşimin hüznüyle karşılaşınca soruyorum.

Cevap dehşet: Öğretmenlikten attılar beni…

Elindeki belgelere bakıyorum inanmaz gözlerle.

Söyledikleri doğru.

“Kılık kıyafet yönetmeliğine uymamanız nedeniyle … görevden uzaklaştırıldınız.”

Listede 18 öğretmen adı var.

Kim attı seni, nasıl oldu… diye soruyorum ancak verdiği cevapları bile hatırlamıyor soluğu milli eğitim müdürlüğünde alıyorum.

Ama heyhat…

Herşey kurgulanmış bir yerlerden…

İmza atanların figüran olduklarını hissediveriyorum o anda.

İşi yapanın ilçe Milli Eğitim Müdürü bile değil...

Üst yönetim asıl zulmü atadığı bir şube müdürü aracılığıyla yapıyor.

Müdür astının yaptığına da hiç ses çıkartamıyor. Biliyor ki o yapmıyor ona yaptırtılıyor.

Aramızda geçen sert tartışmanın sonucunda “Ne yapayım. Ben yer sofrasında büyüdüm. imzalamasam işimden edecekler beni” diyen sefil bir yaklaşımla karşılaşmanın verdiği cevaba koyduğum tepkiyi hatırlıyorum.

“Madem denilen her şeyi yapacaksın. Boş yere devlet sana para ödemesin. Bir mekanik robot koysunlar yerine.”

Ve o öfkeyle görevden alınma belgelerini tüm parti teşkilatlarına dağıtıyorum.

Yalnızca, tek başıma.

Ne hazin.

Görevden alınan 18 öğretmenden hiç birinin eşi cesaret edip tepki koyamıyor.

Üstelik o dönemde ortalığa atılan bir şayia ile öğretmenlerin çoğu çekiliveriyor hak dava etmekten…

Bu ilgisizliğe tepki olarak Sincan’da mağazalar zinciri bulunan ve Cuma günleri de haftalık gazete basıp yaklaşık 100 bin dağıtan gazete yayın müdürüne uğrayıp haber yaptırıyorum durumu.

İlginçtir.

Devletle iş yapan ve o kadar işyeri bulunan firma gazetesinin yaptığı işin büyüklüğünü bugün hayretle ve büyük bir takdirle yâd ediyorum.

Enteresanlık devam ediyor.

Haberin yayınlandığı akşam aynı firmanın TV’sinde bir anda ilçe kaymakamını görüyorum.

Kaymakam canlı yayında.

Sincan’ın hassasiyeti nedeniyle MGK tarafından özellikle önerildiği konuşulan dönemin kudretli kaymakamı ekranda.

Öğretmen azlığından bahsediyor.

Canlı yayına bağlanma talebim kabul görüyor yayıncı TV tarafından.

İşte o andan itibaren yaklaşık 10-15 dakika ekranda kıyametler kopuyor.

Soru : “Madem öğretmen açığı var sayın kaymakam. Neden 18 öğretmeni açığa aldınız?”

Kaymakam donuyor adeta…

Ama takdir ediyorum adamı.

Tüm ekibine sahip çıkıyor hoyratça…

Ve bana bağırıyor öfkeyle: “Seni çok iyi tanıyorum Mehmet Bey”.  Sen beni şu anda halkımla karşı karşıya getiriyorsun…

Anlıyorum ki milli eğitimde yaşadığımız tartışma anında sayın kaymakama iletilmiş…

Ve tartışma bittiğinde hanımdan bana bir valiz hazırlamasını, hep kullandığım bir ilacımı da valize koymayı unutmamasını rica ediyorum.

Biliyorum ki az sonra polisleri gönderip aldıracaklar beni…

Ama yürekleri yetmiyor.

…………………

Ve bugün…

Eşim yine öğretmen.

Ben, geciktirseler de öğretim üyesi ve doçent…

Onlar ise…

Önce merkeze alınan, sonra da emekli olup köyüne muhtar olan bir kaymakam…

Ülkenin değişik bölgelerinde süründürülen bir şube müdürü…

Ve…

Bu yazımda yazmadığım ama piyon olarak kullanılan, sonra da görevden alınan dindar (!) lise müdürü…

Zavallı…

Kendince kişilikli (!) davranmanın bedelini nasıl ödediğinin hikayesini gelecekteki bir  yazıya bırakıyorum.

Zira okuyucularım uzun yazılarımdan şikayet etmekteler.

Ancak bunlar bilinmesi gerekenler.

Bilinmeli ki genç insanlar, yöneticiler, kişilikli davranmanın, erdemli olmanın farkına daha fazla varsınlar.

Şu sonucu iyice tartışsınlar.

Kim kazandı?

Kaymakam yani o dönemin zihniyeti mi?

Senelerce mesleğinden edilip işsiz bırakılan, bu yüzden maddi manevi ızdırap çeken insanlar mı?

Aslına bakarsanız onurlu ve dik duran, inandığını yaşamaya kalkan, koskocaman devlet garantili işi bir el hareketiyle reddedenler kazandı…

Onur kazandı.

Peki kim kaybetti…

Cevap: Ülkemiz.

Bu kabil olayların yaşanmaması arzusuyla kimine göre Kızılderili, kimine göre ise Osmanlı kaynaklı olan aşağıdaki atasözünün anlamı bir kez daha düşünülmelidir.

“Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer, sular çekildikçe de karıncalar balıkları. Kimse bugünkü üstünlüğüne, gücüne güvenmemeli. Çünkü kimin kimi yiyeceğine, suyun akışı karar verir.”

Mutlu haftalar dileklerimle.

Bu haber 1436 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

      RESMİ İLANLAR

      KÖŞE YAZARLARI

OKULLAR AÇILIYOR20Eylül2017

      HABER ARA


Gelişmiş Arama

     HAVA DURUMU